28 Nisan 2010, alarmlar 05.00’e kuruldu ve 06.30’da DTCF önünde buluşma kararı alındı. Hepimiz büyük bir tedirginlikle uyuduk o gece, ya geç kalırsak diye… Fakülteye gelir gelmez istinasız hepimiz kitap kolilerinin yanına koştuk ve teker teker eksik var mı diye saydık kolileri; çünkü aylardır büyük bir uğraşla topladığımız kitaplardan bir tanesinin bile kaybolması bizi çok üzerdi. 06.30’a doğru tüm ekip fakülte önündeydi. Değerli hocamız Oya Gürdal Tamdoğan ve hocalarımızın hocası bir tanecik hocamız Berin Yurdadoğ ilk gelenlerdendi. 

Saat 07.00: Otobüsümüze hazırladığımız 25 adet koliyi gidilecek okullara göre bagaja yerleştirdik. Ardından büyük bir heyecanla, çocuklar gibi şen otobüsümüzde yerlerimizi aldık. Kimimiz uykulu, kimimiz heyecanlı, kimimiz yorgun ama hepimiz sabırsız idik…

Önce Tuz Gölü, sonra Hasan Dağı…

Nihayet Keçikalesi Köyü’ne, otobüsümüze şaşkın ama umutlu bakan gözlerden geldiğimizi tahmin ettik. Altunhisar Keçikalesi Atatürk İlköğretim Okulu’nu uzaktan gördüğümüzde hepimiz büyük bir heyecanla sıkıca giyindik ve artık inmek için sabırsızlanıyorduk. Otobüsümüz okulun önüne yaklaştı ve indikten sonra hemen kolilerimizi bagajdan çıkartıp, okul bahçesine doğru ilerledik. Sesimizi duyan öğrenciler, pencerelerden sarkıp bize el salladıkları an hepimizin gözleri dolu doluydu; çünkü bize el sallayan o küçük ellerin sahipleri öyle mutlu, öyle umutluydu ki… Ağlamamalıydık, oraya aynı mutluluğu paylaşmak, aynı mutluluğu beraber yaşamak için gitmiştik. Ağlamamalı aksine gülmeliydik hep beraber…

Teneffüs zilinin çalmasına çok az kalmıştı, biz de o sırada hep beraber kolilerimizi içeri taşıdık. Teneffüs zili çaldı ve o an bizi bekleyen kardeşlerimizin cıvıltısını duymak bile tüm yorgunluğumuzu alıverdi.

Önce kömür sobasıyla ısınan küçücük kardeşlerimizin küçücük sınıfını ziyaret ettik. Okulun 1. sınıfını. Şaşkın ama mutlulardı. Onlar için hazırladığımız hikaye kitaplarını ve kırtasiye malzemelerini onlarla sohbet ederek dağıttık. O an görülmeye değerdi… Gözlerindeki o ışığa tanık olmaya değerdi…

Mevcudu az bir okuldu ve kütüphanesi yoktu…

Hepimiz okul bahçesinde o anın tadını çıkarıyor, tanışıyor, kaynaşıyorduk. Boğazımızda düğümlenen düğümü yok sayıp, onlar gibi kocaman gülümsemeye çalışıyorduk.

Ellerimizi tutan o küçük ellerin sahiplerinin kocaman yürekleri vardı. Ayağında terlik ve yırtık çorabıyla okula gelen öğrenciye, “Bir ihtiyacın var mı?” diye sorduğumuzda; “Hayır! Benim herşeyim var.” demesi, bize ikram edilen çayları onlarla paylaşmak istediğimizde; “Hayır, siz misafirsiniz, siz için.” demeleri, saç tokasını çok beğendiğimiz kız öğrencinin zorla tokasını bize hediye etmeye çalışması, onların kocaman yüreklerinin görünen ufak bir kısmıydı…

Başlangıçta çekingen gözlerle bakıyorlardı, isimlerini sormamızla biraz daha yaklaştılar bizlere. Ellerini tuttuğumuzda bırakmak istemediler bir daha… Duvarın ardından aynı çekingenlikle bizleri seyreden anneler, teşekkür edercesine bakıyorlardı adeta. Mutluydular…

Hepsinden söz aldık: Getirdiğimiz kitapları okuyacaklardı. Onlar da bizim gibi üniversiteyi kazanıp, bizim gibi kitap dağıtacaklardı…

Gitme vakti gelmişti. Kısıtlı zamanımız bir o kadar da hızlı geçmişti. Buruk ama mutluyduk… Biz de onlara bir daha gelmek için söz verdik. Arkamıza baka baka otobüsümüze geri döndük. Onlar duvarlara çıkmış, bizler pencerelere yaklaşmış birbirimize el sallıyorduk. Otobüsümüz hareket ettiğinde bile otobüsümüzün arkasından koşarak el salladılar bizlere… Ayrılmak zor çok oldu… Köyün asfalt olmayan yollarından buruk bir şekilde ayrılıyorduk ama hepimizin söylediği tek bir şey vardı: “İyi ki bu kampanyayı yaptık.”

Altunhisar Keçikalesi Atatük İlköğretim Okulu Müdürü bize bundan sonraki duraklarımızda rehberlik etti. Bir sonraki durağımız; Balcı 100. Yıl İlköğretim Okulu’ydu.

Yol boyunca durgunduk, düşünceliydik… Bizler birçok şeye sahip iken memnuniyetsizlik yaşıyorduk, ya onlar? Onlar, “Bizim herşeyimiz var.” diyebiliyorlardı…

Yarım saatlik kısa bir yolculuktan sonra Balcı 100. Yıl İlköğretim Okulu’na vardık. Bu okulun bir kütüphanesi vardı. Rafları boş bir kütüphane… Kolilerimizi kütüphaneye taşıdık. Bu kütüphanede dikkatimizi çeken iki şey oldu: Biri su borularından haritaları korumak için yapılan kaplar, bir diğeri de 2 ortalı çizgili okul defterinden yapılan kütüphanenin ödünç verme defteri.

Ardından yine okulun 1. sınıfını ziyaret edip, hikaye kitaplarını ve kırtasiye malzemelerini, onlarla sohbet ederek dağıttık. Teneffüs olduğunda okulun tüm öğrencileriyle okul bahçesinde tanışıp, sohbet ettik ve ardından anı ölümsüzleştirmek adına bol bol fotoğraf çektik. Ayrılma vakti yine gelmişti. Kardeşlerimizden kitapları okuyacakları ve kitapları sevecekleri adına yine söz alıp, bir daha görüşmek dileğiyle ayrıldık.

Niğde’de güneşli hava yerini yağmura bırakmıştı. Biz de “bereketimizle geldik” diye yorumladık bu durumu…

Bir sonraki durağımız Çiftlik Lisesi’ydi. Lisenin kütüphanesi vardı fakat raflarının büyük bir kısmı boştu. Kolilerimizi lisenin öğrencileriyle beraber kütüphaneye taşıdık ve getirdiğimiz kitaplar, süreli yayınlar ve konulu ansiklopediler hakkında öğretmenlere bilgi verdik.

Kütüphane, ders saatlerinde sürekli açık ve kütüphaneden nöbetçi öğrenciler sorumlu. Bu durum bizi sevindirdi; çünkü konuştuğumuz kadarıyla öğrenciler kütüphaneye karşı ilgiliydi.

Ardından lisenin yemekhanesine geçtik ve bu durumu arkadaşımız Müge Yılmaz şöyle yorumlamıştı: “Çiftlik Lisesi öğretmenleri bizim için yemek pişirmişler ve bayıldığımız şerbetli kurabiyenin tarifini aldık hemen. Sanmam ki dünyanın hiçbir yerinde bir öğretmen okullarına kitap yardımı yaptılar diye bir grup öğrenciye kendi elleriyle yemek hazırlasın, bu benim güzel ülkeme özel…”

Yemeklerimizi afiyetle ve büyük bir mutlulukla yedik. Ayrılık vakti yine gelmişti. Arkamızdan okulun 3 kız öğrencisi su döktü… Sevindirici ama iç burkan bir görüntüydü. Kim bilir kaç öğrencinin, kaç okulun, kaç köyün böyle ufak umutlara ihtiyacı var? Kim bilir kaçı bizleri, bizim gibileri bekliyor? Peki ya, kaçımız bunun bilincinde? Kaçımız bu insanların umutlu bekleyişlerinin farkında? Kaçımız bu insanların seslerini duyuyor?

Çiftlik Lisesi’nden, bizi karşılayan bölümümüz mezunlarından Semiha Hanım’la ayrıldık. Son durağımız Çiftlik Halk Kütüphanesi’ydi. Semiha Hanım, Çiftlik Halk Kütüphanesi’nde çalışan tek kütüphaneci, tek personeldi. Küçücük bir kütüphaneydi ama Semiha Hanım, kaloriferleri olduğu için çok şanslı olduklarını söylüyordu.

Melendiz Yerel Gazetesi’nde bizim haberimizi yapmışlar. Gazeteyi incelerken, çevredeki ilkokul dağılıyordu ve öğrenciler evlerine uğramadan, okuldan çıkar çıkmaz kütüphaneye geldiler. Bu durum bizi şaşırttı fakat çok sevindirdi. Semiha Hanım hem bir kütüphaneci hem de öğretmen rolündeydi. Öğrenciler kütüphanede zaman geçirmeyi seviyorlardı, tabi Semiha Hanım’ı da.

Çiftlik Halk Kütüphanesi’ne de ufak bir bağış yapmak istedik. Kolilerimizi kütüphaneye taşıyıp açtıktan sonra Ankara’ya dönme vakti gelmişti…

Biraz yorgun, biraz buruk fakat mutlu olarak otobüsümüzde yerlerimizi aldık ve yola koyulduk. Yaptığımız işin gerçekten çok doğru olduğuna inanmanın mutluluğu ve huzuru eşliğinde güzel sesli arkadaşlarımızın şiirleri ve şarkıları eşliğinde Ankara’ya döndük. Tabi Sevgili Oya Hoca’mızın bize söyleyerek armağan ettiği o güzel şarkıyı unutmamak gerek.

Bu güzel topluluğa, bu kampanyanın değerli destekçilerine, Niğde’de bize eşlik eden bölüm arkadaşlarımıza, bizden desteğini esirgemeyen hocalarımıza, değerli hocalarımız Oya Gürdal Tamdoğan ve Berin Yurdadoğ’a ve bizleri en iyi şekilde ağırlayan Niğde’nin değerli öğretmenlerine çok teşekkür ediyorum.

Seneye “Kitap Destek!”te beraber olmak dileğiyle…

Özlem ÇALTI

 

“Fotoğraflarımız facebook sayfamızda  ve web sitemizde mevcuttur. “